Tarihi binlerce yıla dayanan bu kadim millet tarihinde çok zaferler olamasına rağmen ve dünya tarihinin akışını değiştirmeyi başarmasına rağmen yaklaşık iki yüz yıldır bir tek kendisi olmayı başaramadı. 

Başaramadı diyorum zira son iki yüz yıldır başımıza ne geldi ise birilerine benzeme arzusu ve içi boşlatılmış, amaç ve hedeflerinden uzaklaştırılmış testiye döndüğümüzde geldi. İçine ne koyarsanız koyun bir testi içinde ne barındırdığını bilmez. Bir hedefi ve amacı olduğundan bi haberdir. Tam olarak da bu durumdayız hala. Yaşadığımız coğrafyanın  kültürel ve sosyal zenginliklerini o kadar unuttuk ki tarih yolculuğunda bir hedefi olmayan sadece yaşama içgüdüsü ile var olmaya çabalayan bir toplum, bir millet haline geldik. 

Avrupalıya özendik içinde bize ait bir şey bulamadık, bulamazdıkda zaten insan denen eşrefi mahlukun sadece dünya hayatına endekslenmiş yaşam biçimi avrupalı milletlerin temel yapı taşı çünkü. Sadece bu dünya hayatındaki güç ve saltanatı yaşam felsefesinin merkezine koyan ve tüm insanı, ahlaki değer yargılarından sıyrılan avrupa, kendi yaşam hakkı için tüm mazlum milletleri sömürmeyi ve köleleştirmeyi kendilerine temel kaide olarak benimsemiş durumdadır. Aile yapısı ve evrensel insani ve ahlaki değerleri bir kenara bırakarak sadece güçü ve hayat standardını  yükselterek dünyanın geri kalanına efendi olmayı hedefleyen görüşü ile içinde bu kadim milletin bulabileceği hiç bir değeri barındırmıyor. 

Diğer yandan avrupanın bize bir şey veremeyeceğini hatta bizi biz yapan değerlerden uzaklaştıracağını bilen bir kesim de yönümüzü doğuya çevirmemiz gerekliliğinden dem vurarak toplumun ayrışmasına istemeyerek de olsa katkı sağlamıştır. Oysa doğunun da bize bir şey veremeyeceği gerçeğini malesef topluma anlatamamıştır. Bir diğer kesim ise mensubu olduğumuz ve bununlada onur duyduğumuz islam medeniyetinin tarafı olmuş ve o tarafa yönelmemizin gerekliliğinde ısrar etmiş ama islamı gerçekte bu kadim milletin ayakta tutma gayretini bu topluma anlatamamıştır. Hal böyle olunca eteğinden bir o tarafa bir bu tarafa sündürülen ve sürüklenen bir toplum haline getirildik. Ne acıdır ki bu gün yolunu kaybetmiş, mensubu olduğu bu kadim milletin köklerinde gerçek medeniyetin kültürün ve evrensel insani değerlerin olduğunu unutup kendmize güvenli bir liman aramaya devam ediyoruz.   

Oysa yakın zamana kadar fizikten kimyaya, tuvalet kültüründen farklı etnik kültürleri yönetme becerisine, hatta tıp biliminden matematiğe kadar bir çok bilgi ve beceriyi bizden almış ve yaşamayı bizden öğrenmiş bir topluluk bize ne verebilir ki.  Demem o ki kromozonlarında mayasında tarihi, kültürel ve sosyal zenginlikleri hala barındıran bu millet şahlanması için gerekli olan tüm dinamikleri kendi kadim tarihinde aramalı. Büyük bir öz veri ve gayretle aramalı ve tarihin tozlu sayfalarından kendisi için hayat öpücüğü olacak tüm kültürel, sosyal, insani, ahlaki, maddi ve manevi dinamikleri oradan çıkarmalı.

Aile yapısından devlet yapısına, adaletten yani hukuk sisteminden eğitim sistemine kadar ne varsa köhne ve hantal hale gelmiş bu sitemin  tüm temel yapısını yeniden inşaa etmek gibi bir zorunluluğumuz var artık. Aile hukukunu isviçreden alan ticaret hukukunu almanyadan bilmem ne hukukunu bilmem nereden alan bir hukuksal yapının  ayakta durması düşünülemez. Bu günlerde çokça şahit olduğumuz adli vakalarda kişinin yaşam hakkına aleni kast eden kişilerin gözetim şartı ile serbest bırakılarak toplum için bir tehtit oluşturmaya devam etmesi bu yapının bir sonucudur. Bir devleti devlet yapan en küçük devlet olan Aile yapısını ayakta tutmak için isviçreden oradan buradan alınan ve bu toplumun ahlaki, kültürel ve sosyal hiç bir dinamiğini barındırmayan hukuk sistemi bizlere ne vad edebilir. Şöyle düşünün bir devlet miletinin refağı ve hakkaniyetini korumak adına yasalar ve kanunlar çıkartıyor, yürütme tarafında da işlevsel olsun diye cezai müeyyideler koyuyor ama aile refağını korumakla yükümlü ebeveynlerin kendi devletini yönetmesine müsaade etmiyor bunun neresi doğrudur. Daha belirgin bir örnek verecek olursak; devlet kırmızı ışıkta geçen sürücüye diğer toplum bireylerinin hakkını savunmak adına ceza kesiyor ama akşam eve geldiğinde oğlunun kızının balkona kurduğu rakı sofrası için veya bu toplumun ahlaki değerlerine yakışmayan davranışta bulunan oğluna kızına laf eden belkide iki sille atan babayı kanun nezninde suçlu buluyor. Bu nasıl bir adalet sistemidir. Yukarıdaki örneği Norveçe İsveçe uyarlarsanız sorun yok çünkü onlardan bahsediyoruz ama burada konu biziz. 

İşte bu nedenle biz olmalıyız. Çünkü bizim sahip olduğumuz ahlaki ve kültürel değerler doğru işlenirse bozulmuş olan ve bu topluma anane ve töre olarak dayatılmış gelenekler ve dinamiklerimiz su yüzüne çıkartılarak tekrar kazandırılırsa biz bize yeter ve tekrar avrupa asya hatta arap medeniyetine insanlığı öğretebiliriz. 


Bu kadim milletin kültüründe ve ahlaki değerlerinde mazlumun yanında olmak vardır, kendisine el acanı hakir görmek değil riya ile değil sadece Allah rızası için el uzatmak vardır. Komşusu aç ken tok uyuyamayacağı düstur ile yoğrulmuştur bu milletin mayası. Sadaka taşlarına yatsı namazı çıkışında cebinden üç beş akçeyi koyarken kendi beldesinde hırsızlık ve açlık gibi olayların yaşanmaması adına bir şey yapmanın huzuru ile evine dönen bireylerin var olduğu bir medeniyetin çocuklarıyız biz, Onun için biz olabilmek yeter bize. Komşsunun derdi ile dertlenen, bir yetim sevindirmenin başını okşamanın cennete açılan kapı olduğu bilinci ile var olan bir medeniyetin mirasçılarıyız biz. Göçmen kuşlara bile merhameti ile muamele eden, soğuk kış aylarında doğadaki hayvanlara bile yiyecek bırakmayı düstur edinmiş bir millettin varisleriyiz biz. Halka hizmetin aslen hakka hizmet olduğunu bir yaşam tarzı edinmiş bir millettiz biz. Eskiden mahalle aralarında geçe geç saate kadar oturan o dönemin jargonu ile volta atan abiler büyükler olurdu. Geç vakitte mahalle aralarında dolaşan gençlere evlerine dönmeleri hususunda telkinlerde bulunurlar, yabancıların mahalleye giriş çıkışlarını denetler huzurun tesisinde büyük rol oynarlardı. Evinde hasta olan komşumuza neredeyse üç öğün yemek götürmeyi kendi evinde aş hazırlama ile eş tutan annelerimiz vardı. İki şey yalnız olmaz cenaze ve düğün diyerek, hatta bunuda güzel bir ata sözü ile taçlandıran  bir milletin torunlarıyız biz. Komşu ile gelen düğün bayram.

Bu kadim milletin kimyasını bozdular kendi elimizdeki değerleri unutup birilerine benzemeye çalıştık. Sanat ve sosyalleşmek adı altında bizleri bizlerden uzaklaştırdılar. Oysa muhtaç olduğumuzu düşündüğümüz ne varsa mevcuttu ambarımızda. Kendiliğinden açılırdı kapılarımız akşam eve helalinden ekmek getiren babamıza, hoş geldin bey sefalar getirdin diye. Babalarımıza bir sevgi ve hürmet ifadesi olarak çeketini alır sırtına bir yastık fazladan koyardık. Namaz vakti abdest alan büyüklerimize sobada ısıtılmış havlular uzatırdık. Seccadeler uzanıverirdi kendiliğinden kıbleye, namaz sonrası bilmesek de niyazlarını dualarına ortak olurduk annelerimizin babalarımızın nenelerimizin dedelerimizin. Sohbetlerimiz olurdu edeple tatlandırılmış. 

Vatan ve milletin, komşunun onur ve şerefini namusunu kendimizinki ile bir tutardık. Mevzu vatan ise geride kalan herşeyin teferruat olduğu düstur ile yoğrulduk. Cepheye kına yaktığımız kuzular göndermeyi Yaradana ve vatana borç bildik. Yaşamaktan çok şehit olamayı en büyük makam bilen bu millete, tarihinde tecavüz yağma katliyam ve bozgunculuk olanlar ne verebilir. 

Hasılı bize biz olmak yeter dostlar. Arı duru zengin kültürümüz ve bize lutfedilen islam ve onun barındırdığı ahlaki kültürel ve insani değerler bize yeter. 

Bu topraklarda başka vatan yok bize, kendi küskünlüklerimiz olabilir, fikir ayrılıklarımız olabilir, ama ortak noktamız dini islam ve muhteşem bir medeniyetin mirascıları olmamız. Bu bilinç bizi tekrar Allahın izni ile layık olduğumuz konuma taşıyacaktır.

Yazı daha çok uzundu ama malumunuz okumay pek sevmiyoruz onun için kısa tuttuum.

23 Mart 2021

Sami CEYLAN