On sekiz Mart Çanakkale zaferi. 



Bu şekilde söyleyince anneler günü, babalar günü gibi senede bir kutlanması gereken, facebooktan, intagramdan bir iki paylaşımla sosyalim, bende varım demekle geçiştirilebilecek "sıradan" bir gün gibi görünüyor. 



Peki aslında nedir Çanakkale Zaferi? 

Biz millet olarak evliliğimizin ilk anından, hatta hayatı anlamaya başladığımız andan itibaren rahat bir hayat sürsünler diye çocuklarımızın geleceğine yatırım yaparız. Dahası henüz kokusunu dahi bilediğimiz nefes alış verişlerini duymadığımız ve dünyaya getirmediğimiz çocuklarımız için yaşamaya hayatımızı onlara vakfetmeye başlarız. Maddi ve manevi hayat serüvenimizin nerede ise tamamında onlar vardır kendimizden önce. Çünkü biz bu maya ile yoğrulduk, bu düstur ile yetiştirildik. 

Dünyada belkide hiç bir millete nasip olmayacak edep ile büyütüldük, alan değil veren olmayı, yardıma muhtaç değil yardım elini uzatan olmayı. O sebepledir ki çocuğumuzun eline bir diken batsa, o bizim yüreğimizde bir yara olur. Avrupalı gibi on sekiz yaşına girdiğinde çok afedersiniz bir it yavrusu gibi sokağa terk etmeyiz biz çocuklarımızı. Onlar ne kadar büyürlerse büyüsünler hep çocukturlar bizim için. Onun için bayramlarda yollarını gözleriz. Çünkü bu topraklara mirascı bırakmaktır hedef, al bayrak ebediyen dalgalasın, ezanlar ebediyen bu vatan semalarında yankılansın diye mirascı bırakmaktır amaç.  



Peki biz Çanakkaleyi anlatabildik mi? çocuklarımıza. Gerçekten minnetle yad edebildik mi? şehitlerimizi. Onlara layık olabilmek için ne yaptık. İmkanları elvermediği için gidemeyenlere sözüm yok, gidenler yunanistanda bizans harabelerini gezer gibi geziyor Çanakkaleyi, Pamukkaleyi gezer gibi, Niyagara şelalesini gezer gibi. 

Oysa Dünya tarihinde eşi ve benzeri olmayan o destanın kanla yazıldığı topraklarda attğımız her adımda yüreğimiz sızlamalı idi, bir avuç toprak alıp koklamalıydık, koklamalıydık, kosovadan gelen imanlı yüreklerin ter kokusunu, kan kokusunu, koklamalıydık pakistandan gelen afganistandan gelen bosnadan gelen libyadan gelen karstan edirneden antepten antalyadan konyadan boludan gelen iman dolu yüreklerin kan kokusunu ter kokusunu. Sessiz ve boş mevzilerde başımızı toprağa koyup dinlemeliydik on beşlik kınalı kuzuların annelerine ağıtlarını, sevdceğine yazdığı mektupları mırıldanışını. Bir daha dönmeyeceğini bildiği köyünde yüz yıl sonra koşturacak torunlarının hayallerini kurarken soğuk kış gecelerinde ayın şavkına doğru tebessüm edişini hayal edebilmeliydik. 



İşte o zaman bundan yüz küsür sene önce atama sıkılan kahpe kurşunun sahibini biliyor olurduk. İşte o zaman bu gün bize dost gibi yaklaşanların gerçek yüzünü görürdük. İşte o zaman kendi içimizde kavga etmeyi hırlaşmayı bırakır ceddine layık bireyler ve onlara layık mirasçılar olurduk. Başaramadık yüz küsür yıl önce dünya tarihine altın harfler ile yazılan muzafferiyeti, malubiyete dönüştürmeye ramak kaldı. Kaldı diyorum çünkü zulüm bin dört yüz elli üçte başladı diyen küffarlar türettik içimizde. 

Ezanlar dinmesin, şanlı bayrak inmesin diye ağzı süt kokan cengaverlerin toprağa düştüğünü unuttuk. İngilize almana yedi düvele diz çöktüren, bu uğurda can veren kınalı kuzuların zaferine ve mirasına layık olamadık, bu mirasın ve destanın karşısında şimdi bizler diz çötük. Soruyorum mahşerde hangi yüzle çıkacağız o yiğitlerin karşısına, senin canını verdiğin, kanını verdiğin, mirası har vurup harmun savurduk mu diyeceğiz. Dilimiz lal oldu, iki fatiha okuyamadık nasıl diyeceğiz! Nasıl çıkarız onların huzuruna. 

Kosovadan afganistandan bosnadan gelen ve bu topraklarda neslinin son ferdini feda etmiş on beş yaşındaki gence mahşerde ben senin milletine sahip çıkamadım, nesline sahip çıkamadım nasıl deriz? Sizler iki seneyi aşkın bir zaman, ezan için bayrak için iman için aç susuz tek tek, gözünüzü kırpmadan topraga düştünüz biz ise senede bir gün bile layıkıyla sizi yad edemedik nasıl deriz. Sizler sabahları olmayan gecelerde yalın ayak aç susuz can aldınız can verdiniz, bizim dilimiz lal oldu, bir fatiha okuyamadık iki damla göz yaşı dökemedik nasıl deriz. Siz cephede teyemmüm ile abdest alıp nöbetleşe alemlerin rabbine secde ederken biz orucu bile tutamadık nasıl deriz. Sen bosnadan can vermeye geldin biz bosnadaki katliyamı ekranlardan canlı izledik, anlamadık yüreğimiz  cız etmedi nasıl deriz.



Aynı acıları yaşamamanın en iyi yolu, yüreğindeki acıyı hep sıcak ve taze tutmakla mümkündür. Gelecek hesaplarımızı boş bir geçmiş üzerine inşa edemeyiz. Çocuklarımıza Çanakkaleyi Yüzüklerin efendisi misali, fantastik hikayeler gibi, mitolojik efsaneler gibi anlatmaya devam edersek çanakkale vakası ile mutlaka tekrar karşılaşırız. Bu defa karnı aç, ayak yalın olanlarla kazandığımız zafer, bizimle olmaz. Zira o zafer kınalı kuzular aç susuz diye değil o kınalıların göğsündeki iman sebebi ile bize yadigardır.

Kendimize gelmek ve bu vatana, millete, dini islama, ezana, bayrağa, kurana ve mukaddeslere hakarete yeltenecek kim varsa on beşlik dedelerin torunları olarak o cevval silleyi onların suratına indirmeliyiz. Vatan mevzu olduğunda geriye kalan herşeyin teferruat olduğu düsturunu asla unutmamalıyız. 

Alemlerin Rabbi olan Allah Dünya da hiç bir millete on beşlik ata nasip etmemiştir, şavaşlar düşmanına benzediğinde kaybedilir.  

Tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun Cenabı Hak mekanlarını cennet eylesin.


Sami CEYLAN